Türkiye yeni bir eşiğin önünde. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin son dönemde kullandığı dil, klasik siyasi reflekslerin çok ötesine geçen, hatta kendi tabanını bile şaşırtan devrim niteliğinde bir çizgiye işaret ediyor. “Masayı büyütelim, pastayı büyütelim” çağrısı, açıkça şunu söylüyor: Silahın, tehdidin ve vesayetin gölgesinde değil; siyasetin, aklın ve ortak geleceğin zemininde konuşalım.
Bu, Türkiye siyaseti açısından küçümsenecek bir kırılma değil. Çünkü yıllardır milliyetçilik, savunma refleksiyle konuştu. İlk kez bu kadar net biçimde gelecek vizyonu üzerinden bir normalleşme dili kuruluyor.
Peki karşısında ne var?
Ne yazık ki DEM cephesinden gelen söylemler, bu yeni dili okumak yerine, eski ezberlere sığınan bir siyasal refleksi tekrar ediyor. “Kürt ulusal birliği”, “özerklik”, “statü” gibi kavramlar, Türkiye’nin bugün konuşması gereken şeyler mi? Yoksa yıllardır bu ülkeye sadece gerilim, güvensizlik ve kutuplaşma üreten bir siyasi bagajın tekrar ısıtılması mı?
Bir gerçeği artık yüksek sesle söyleyelim:
Türkiye’de hukuken bir Kürt sorunu yoktur.
Kürtler bu ülkede cumhurbaşkanı olur, bakan olur, general olur, milletvekili olur, sanayici olur. Seçer, seçilir. İstediği yerde yaşar. Dilini konuşur. Kürtçe bugün serbesttir; okullarda seçmeli derstir, üniversitelerde bölümleri vardır. Medyada, kültürde, yayıncılıkta önünde yasal engel yoktur.
O halde soru şudur:
Eksik olan ne?
Cevap çok net:
Mesele artık hak değil, statü meselesidir.
Yani bireysel özgürlük değil, toprak ve yönetim üzerinde ayrı bir siyasal yapı talebidir. Başka bir ifadeyle: federatif ya da özerk bir düzen.
Ve burada işin rengi değişir.
Çünkü bu, sadece Türkiye’nin iç meselesi değildir. Bu coğrafyada bu tür modellerin neye dönüştüğünü Irak’ta, Suriye’de, hatta Balkanlar’da gördük. Bugün Irak’taki federal yapının bile sürdürülebilirliği tartışılıyor. Suriye’de YPG/SDG denilen yapıların PKK ile bağı artık kimsenin inkâr edemediği bir gerçek. Bölünmüşlük, bu coğrafyaya istikrar değil, kırılganlık getirdi.
Dünyaya bakalım:
ABD’de onlarca etnik grup var. Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de sayısız kimlik var. Ama hangi ciddi devlet, “gelin etnik temelde özerk bölgeler kuralım” diyor?
Hiçbiri.
Çünkü modern devlet aklı şunu biliyor:
Çok kültürlülük başka şeydir, çok başlı devlet başka şeydir.
Birincisi zenginliktir, ikincisi kriz üretir.
Bu yüzden bugün federatif/etnik temelli özerklik modelleri, sadece Türkiye’de değil, dünyada da cazibesini yitirmiş durumda. İspanya Katalonya’yla boğuşuyor, Belçika yıllarca hükümet kuramıyor, Irak parçalı yapının sancılarını yaşıyor. Bu mu örnek alınacak gelecek?
Tam da böyle bir tabloda, “Terörsüz Türkiye” hedefi konuşulurken, hâlâ ayrı statü, ayrı siyasal hat çağrışımı yapan bir dil kullanmak, iyi niyetle bile okunamıyor. Toplumun büyük kesimi bunu barış dili değil, provokasyon olarak algılıyor.
Bahçeli’nin yaptığı şey şudur:
“Silahın, tehdidin, ayrıştırmanın değil; ortak geleceğin siyasetini kuralım” demek.
DEM’in yaptığı ise şudur:
Bu yeni dili okumak yerine, eski kimlik siyasetinin dar koridoruna geri dönmek.
Oysa tarih şunu defalarca gösterdi:
Bu ülkeyi ileri taşıyan şey, ayrı kimlikler üzerinden bölünen siyaset değil, eşit vatandaşlık zemininde birleşen iradedir.
Bugün gerçekten tarihi bir fırsat varsa, o da buradadır.
Ama bu fırsat, özerklik hayalleriyle değil; ortak Türkiye fikrini güçlendiren cesur bir siyasetle büyür.
Aksi ise ne yazık ki bizi barışa değil, eski ve yıpratıcı tartışmaların kısır döngüsüne geri götürür.
YORUMLAR