Türkiye ekonomisi bugün bir “bütçe disiplini” sınavından geçmiyor; Türkiye, geçmişin kısa vadeli siyasi hesaplarının, geleceğinden nasıl çalındığının ağır faturasını ödüyor. Sokaktaki emeklinin cebindeki paranın her geçen gün erimesinin, “para yok” denilerek yapılan cılız zamların tek bir müsebbibi var: EYT adı altında sisteme saplanan o hançer ve şimdi onun açtığı yarayı daha da derinleştirmek isteyen “kademeli emeklilik” korosu.
Dünyanın hiçbir gelişmiş ekonomisinde, hiçbir modern sosyal güvenlik sisteminde, 40’lı yaşlarında “sapasağlam”, mesleki tecrübesinin zirvesinde olan bir insanın emekli edilip evine gönderildiğini göremezsiniz. Petrolü olmayan, teknoloji üretiminde devleşmemiş, tamamen “çalışanın emekliyi beslemesi” üzerine kurulu bir sistemde, 43 yaşında emekli maaşı bağlamak; o ülkenin gençlerine, üretimine ve geleceğine atılmış en büyük kazıktır. Bu bir “kazanılmış hak” mücadelesi değil, aktüeryal dengenin popülizm uğruna kurban edilmesidir.
OECD verileri ortada: Gelişmiş ülkeler yaşlanan nüfus ve bütçe gerçekleriyle yüzleşip emeklilik yaşını yukarı çekerken, Türkiye tam tersine uçuruma doğru gaza basıyor. Elin Alman’ı, Norveçlisi 67 yaşına kadar çalışıp sistemini ayakta tutarken, biz enerjimizin zirvesinde emekli olup, sonra da geçinemediğimiz için kayıt dışı işlerde günü kurtarmaya çalışıyoruz. Bu bir başarı öyküsü değil; bu, planlama iflasıdır.
EYT ile yapılan hata sadece bir grubu emekli etmek değildi; asıl hata, emekliliği “yaşlılıkta bir güvence” olmaktan çıkarıp “erken yaşta devletten maaş alma” aracına dönüştürmekti. Şimdi aynı popülist dalga, “bir günle kaçırdım, benim suçum ne?” diyerek kademeli emeklilik talepleriyle kapıya dayanıyor. Evet, bir günle 17 yıl beklemek adaletsizdir; ama bu adaletsizliğin ilacı, sistemi tamamen batıracak yeni bir erken emeklilik furyası değildir.
Akılcı çözüm belliydi: Prim gününü dolduranın emeklilik hakkı tescil edilir, ama maaş için makul bir yaş şartı korunurdu. Bu süre içinde de “prim istisnası” uygulanırdı; yani çalışan üretmeye devam eder, eline daha fazla net para geçer, işverenin yükü azalır, devlet de her ay milyonlarca kişiye karşılıksız maaş ödemek zorunda kalmazdı. Biz bunu yapmadık. Kolayı seçtik. Siyasi ikbal uğruna, 1.6 çalışanın 1 emekliyi beslediği, matematiğin imdat çığlığı attığı bir yapı yarattık.
Bugün kademeli emeklilik diye yırtınanlar, aslında kendi çocuklarının ve torunlarının ödeyeceği vergileri bugünden talep ediyor. 45 yaşında emekli edilen o “sapasağlam” kitle, yarın hastanede ilaç bulamadığında ya da maaşı enflasyon karşısında pula döndüğünde şaşırmasın. Çünkü popülizmle gelen bu “zafer”, uzun vadede toplumsal bir iflasın ilanıdır.
Asıl acı olan şu: Bu ülkede artık “reform” kelimesi kimsenin ağzına yakışmıyor, çünkü herkes reformu değil, kendi kısa vadeli çıkarını kovalıyor. Siyaset matematiği yenebileceğini sanıyor; kalabalıklar ise hesabı gelecek nesillere kitlersen sorunun ortadan kalkacağını zannediyor. Oysa borç sadece ertelenir, yok olmaz. Bugün EYT ile, yarın kademeli emeklilikle bütçeye bindirilen her yük; ya daha yüksek vergi, ya daha düşük maaş, ya da daha pahalı sağlık hizmeti olarak geri dönecek. Devlet kasası bir ATM değil; içine para koymadan sürekli para çekebileceğiniz sihirli bir makine hiç değil.
Kimse kusura bakmasın: Bu artık “sosyal devlet” tartışması değil, düpedüz bir nesiller arası adalet meselesidir. Üretim çağındaki insanı sistem dışına itip sonra da ona yetmeyen maaşlarla yaşamayı reva görmek, sosyal politika değil, plansızlığın itirafıdır. Bugün “hak” diye pazarlanan bu tercihlerin bedelini yarın ya çöken bir SGK sistemiyle ya da kuşa dönmüş emekli maaşlarıyla ödeyeceğiz. Popülizm kısa vadede alkış toplar; uzun vadede ülke kaybettirir. Erken emeklilikle övünenler, yarın mutfakta, hastanede, eczanede bu övüncün gerçek faturasını gördüklerinde, keşke biraz daha az alkış, biraz daha çok akıl deseler yeridir.
YORUMLAR