Sahi, bize bu “gelişmekte olan ülke” masalını kim bu kadar güzel ezberletti? Sonu gelmeyen bir koşu bandındayız. Kan ter içinde koşuyor, az kaldı, ha gayret medeniyete varacağız, diyoruz ama o bandın fişinin kimin elinde olduğunu hiç sormuyoruz.
Geçenlerde Godfrey Reggio’nun Powaqqatsi’sine (1988) yeniden baktım. Reggio izleyiciyi alıp çiğ emeğin tam ortasına bırakıyor. Ekranda devasa yüklerin altında ezilen omuzlar görüyorsunuz; ancak o insanlar kendi hayatlarını değil, başkalarının konforlu rüyalarını sırtlıyorlar.
Biz buna ilerleme diyoruz, Reggio ise bir yaşam tarzının yok oluşu diyor. Ortada bir iyileşme yok; emeğin makineye, toprağın betona ve insanın seri üretime mecburi bir teslimiyeti var.
Batı’nın o parlak ‘ilerliyoruz’ anlatısının faturası, aslında o ekrandan bize bakan milyonlarca insanın yorgunluğuyla ödeniyor. Birilerinin refahı, diğerlerinin uykusuzluğuna ve tükenmişliğine muhtaç.
İşin en trajikomik yanı ise şu: Makineleri biz icat ettik sanıyoruz ama aslında sistem bizi kendi dişlilerine göre yeniden şekillendiriyor. Tarlada toprağa eğilen o yorgun yüzlerle, bugün plazalarda ekran başında tükenenler arasında sanıldığı kadar büyük bir fark yok. İkisi de başkalarının rüyasında mesai yapıyor.
Bugün insanlar hâlâ o gelişmişlik tablosunun peşinde, sadece daha organize bir şekilde tükenmeyi öğreniyor. İlerleme dediğimiz şey, belki de yalnızca daha fazla toz kaldırmaktan ibarettir ve o toz bulutu dindiğinde geriye kalanlar hep aynı sahipsiz yüzler: Adı bilinmeyen işçiler, sessiz çocuklar, başkalarının rüyasında mesai yapanlar…
Şimdi asıl soru şu: Biz gerçekten gelişiyor muyuz, yoksa sadece daha şık ambalajlanmış yorgunluklar mı satın alıyoruz? Modernleşmenin faturasını görmek istiyorsan, o koşu bandında kaçıncı kilometrede olduğunu hesaplamayı bırak ve fişin kimin elinde olduğuna bak…
YORUMLAR